Terk-i Diyar

10:00 / Gönderen (¯`·._.·[ (Afilli Yazar) ]·._.·´¯) / yorum (0)


Terk-i Diyar

Kendi hayatında, ama yalnızca kendini değil, başkalarını da ilgilendiren kimi kararların kapısına dayandığında anlıyorsun; aslında çok daha önemli kararları sen farkına bile varamadan, ‘bu’ demeden, hesaplamadan attığın adımlarla çok önceden almış oluyorsun… ve şimdi dayandığın kapının ardından atacağın adımların yönü hiçbir şeyi kolaylaştırmayacağı gibi, açıklamıyor da; çünkü daha önce verdiğin o kararla sen, bu kapıyı çoktan ıskalamış sayılıyorsun.

Tecrit

Şimdi… çıldırmanın eşiğine fazlaca yaklaşıp, yüksek sesle konuşmaya kalktığında sesinin yankılandığı bu boş oda; bir yerde yığılı halde seçilmeyi bekleyen ‘yolluk’ adayları; aslında biraz da aptalca bir inatla ocakta kaynamaya devam eden çay; yan komşunun ürkütücü derecede hızlı bir hamleyle eline tutuşturduğu yemek tepsisi; sanki çok lazımmış gibi hala kafanda dönüp duran yeni yazı konuları; üst üste okunmayı ve izlenmeyi bekleyen kitaplarla filmler; yanında kalan ve artık tek yol arkadaşın olan şu dünya güzeli köpek, ama en çok da, sönerken, bir diğerinin fitilini ateşleyen sigara… her şey, ama her şey dışarıda akan hayattan çok daha aydınlık ve masum olanını vaat ediyor sana, kendi ruhunda. Evet, bildin, tecritten başka bir şey değil bu. Ama düşünsene bir de, bir türlü içine giremediğin, ait olamadığın dışarıdaki dünyadan neler umduğunu?

Tercih

Yine de, her şeye rağmen atılacak bir adım olduğunu biliyorsun, biliyorum. O adımın seni daha mı dışarıya açacağını, yoksa daha çok içine mi kapayacağını bilemiyorsun atmadan. Atacaksın, çare yok! Nereye varacağını bilmeden attığın adımlarla hesaplanacaksın belki hayatının sonunda. Son nefesinde, bu tuhaf ve tehlikeli ve sayısız Don Kişot’luğa soyunmaların düşecek aklına. Aklanacaksın, en azından kendi hafızanda.

Bütün umduklarını ve beklediklerini boşa çıkaran bir dünyaya karşı, kendi içinde yarattığın küçük ve yalancı dünya yetecek sana. Kendini, kendin olduğuna inandıracaksın, adımladıkça. Ama itiraf et işte, “sen ne biçim sensin; ne kendine benziyorsun, ne başkalarına…”*

Terkin

Muhakkak kalacak, ama sen her şeye rağmen dövüşeceksin karamsar bir iz kalmasın diye, geride bıraktığın yoldan. Yüklenmek, tüm karanlık yanlarına rağmen o yolun sen de bıraktıklarını külliyen sırtlanmaksa da esas hüner, ayakta kalmanın alkışını maharetlerinle almayacaksın nasılsa, bırak. “Çok dirençliydiniz, tebrik ederiz” diye bir tören mangasıyla karşılamayacak seni yeni yolunun omuzdaşları: “Ah, ne kadar çok şey biriktirmişsiniz. Kör olmayın e mi!”

“Silgiyle bile silsen iz kalırmış” ya, öyle değil, bizzat yazdığın kalemle yırtarcasına çizeceksin yazdıklarının ve yaşadıklarının üzerini. Çünkü biliyorsun, bilmelisin, ancak öyle duyabilirsin bu gürültülü kalabalık içinde kendi sesini. Zamanın tortularına aldırmamayı, yeni tortuları devralmaya her daim hazır durmayı öğreneceksin. Zamanı da, zamanla tanıyıp bileceksin. Bir gün iz bırakmamaya başlayacak sende hiçbir şey. Herkesin aynı anda, büyük bir iştahla gerçekleştirdiği saldırılardan bir küçük sıyrık bile almadan çıktığını, şaşkınlıkla göreceksin. E işte o zaman, gönül rahatlığıyla ölebilirsin. Allah rahmet eylesin!

Telkin

Bütün yolculuk boyunca aklında ve kalbinde ne çok bahane biriktirdiğini hatırla ve sonra, hiçbirinin tam anlamıyla seni doldurmadığını; öldürmediğini, ama oldurmadığını… Tadını hala damağında taşıdığın bütün mutlulukların, bir düzmece olduğuna inanmaktan başka çaren kaldı mı artık? Esasında her şeyin, ruhunun en derinlerinde sarsılarak hissettiğin kadar gerçek, ama tek bir itirafla gerçekliğini yitirecek kadar yalan olduğunu kabullenmekten başka yol? Varsa da, bir tek yol kaldıysa da, yürümek ve hatta koşturmak için ne kadar hevesli olduğunu insanların gözüne gözüne soksan da, yine kendine varmayacak mısın o yolun sonunda da? Bu konuyu kapattığımızı sanıyordum oysa! Öz değil, ödünç ve acınası bir küstahlığı kuşanıp da ne kadar hazırlanmışsın meğer, kendi yazdığın sonların aslında bir ‘son’ olmadığına inanmaya…

Hadi bırak artık bunları. Kanı daha deli akıtmaktan başka ne işe yarar, gerektiğinden fazla dinç bir insan hafızası? ‘Hayatı bırakarak yaşayan’ o kadını anımsa. Hayatın içinde herkesten daha fazla ve renkli görünmenin, hiç değilse gördüğün suretten bizzat senin tatmin olmanın belki de bundan başka dişe dokunur bir formülü yok aslında. Hayatı, ‘bırakarak yaşa’. Bırak, hayat koşsun senin peşinden. Bırak, o kapansın ayaklarına…

Olur a!

Tehcir

Kaçar gibi terk ettiğin kaçıncı şehir bu? Kaçar gibi… Kendi seyrine dahi yetmezken hükmün, kalkıştığın kaçıncı evvel-i zuhur? Bileklerinden çekip, sırtından itmelerinden mi dem vuracaksın yine? Sahi, bunu yine yapacak mısın? Hangi ‘zoraki göç’ kurgusuyla taçlandıracaksın kaçışını? Bıraktığın enkazı, enkazları nasıl görünmez kılacaksın? Boş versene, duruşundan bile belli işte, anlaşıldı, yine saçmalayacaksın!

Tehir

Çok istediğin halde okumadığın, görmediğin, yalnızca ismini duyduğun o kitabı; bir vakitten sonra artık, hem de sadece sendeki anlamı kaybolmasın diye elinin tersiyle iteceksin, önüne gelse bile. Belki de senin okumadan, sadece adından aldığın anlamı bulamayacaksın içinde gerçekten de, kim bilir. O zaman, yani okur da yanılırsan ziyan olmayacak mı, bir isim üzerinden kurduğun ve bozduğun onca plan? Aman, eksin kalsın bırak! Varsın bunu da, senden eksilttiklerine saysın hayat.

Ama o ismin sende uyandırdığı anlamı ve o anlamın tam da dolduramadığı kavramı değil yalnız, kuşkusuz, hayatı da erteleyeceksin ileri bir tarihe. “Bu bahar geçti benden” deyip, alışkın olmadığın ama yadırgamadığın bir tevekkülle, önündeki baharlara bakacaksın. Lakin, bundan sonra hangi bahardan içeri girersen gir, kendinden kaçarken ezdiğin o çiçeği arayacaksın. Bulamazsan, baharamayacaksın!

Hadi, üstü kalsın.

EMRE DURSUN
drempro@kronikmuhalif.com

Etiketler: ,

SANAL

14:38 / Gönderen (¯`·._.·[ (Afilli Yazar) ]·._.·´¯) / yorum (0)


SANAL

Hep bir yerlere, bir şeylere yetişme telaşındasınız değil mi?

Hiç vaktiniz yok, "Fast live", "Fast food", "Fast music", "Fast love"...

Dikte ettirilen "yükselen değerler", "in" ler, "out" lar...

Buna benzer bir odada, şanslıysanız gökyüzünü görebilen bir pencere ardında bitecek hepsi.

Dostluğu klavyelerinde, yaşamı monitörlerinde arayanlar, Size sesleniyorum!

Hangi tuş daha etkilidir ki sıcacık bir gülüşten ya da hangi program verebilir bir ağaç gölgesinde uyumanın keyfini?

Copy-paste yapabilir misiniz dalgaların sahille buluşmasını?

İçinizi ısıtan gün ışığını gönderebilir misiniz maille arkadaşlarınıza? Sevgiyi tuşlarla mı yazarsınız?

Öpüşmek için hangi tuşlara basmak gerekir?

Ya da geri dönüşüm kutusunda saklanabilir mi kaybolan zaman?

Doğayı bilgisayarlarına döşeyenler, neden görmezsiniz bahçedeki akasyanın tomurcuklandığını?Ve ıslak toprak kokusu var mıdır dosyalarınız arasında?

Koklamak, duymak, dokunmak, yok mu yaşam skalanızda?

Bilgi toplumu oldunuz da, duygu toplumu olmanıza megabaytlarınız mı yetmiyor?

Müşfik KENTER

Etiketler: , ,

ZAMAN

13:51 / Gönderen (¯`·._.·[ (Afilli Yazar) ]·._.·´¯) / yorum (0)


ZAMAN

Bana zamandan söz ediyorlar....

Yaraları nasıl sardığından, ya da her şeye nasıl iyi geldiğinden..

Bilirsiniz zaten, bir işe yaramadığını bildiğiniz gibi.

Bittiğine kendini inandırmak, ayrılığın gerçeğine katlanmak, yüreğinizin unuttuğunuz yerleriyle yeniden karşılaşmak kolay değildir elbet...

Kolay değildir bunlarla baş etmek,uğruna içinizi öldürmek.

Zaman alır.

O boşluk dolar elbet, yaralar kabuk bağlar, sızılar diner, acılar dibe çöker.

Hayatta sevilecek şeyler yeniden fark edilir.

Bir yerlerden bulunup yeni mutluluklar edinilir.

O boşluk doldu sanırsınız.

Oysa o boşluğu dolduran eksilmenizdir...

Gün gelir bir günbaşka bir mevsim, başka bir takvim, başka bir ilişkideo eski ağrı ansızın geri teper.

Dilerim geri teper. Yoksa gerçekten bitmişsinizdir.

Zamanla yerleşir yaşadıkların, çoğalır, anlamları önemi kavranır.

Bir zamanlar anlamadan yaşadığın şey, çok sonra değerini kazanır.

Yokluğu derin ve sürekli bir sızı halini alır.

Oysa yapacak hiçbir şey kalmamıştır artık..

Mutluluk geçip gitmiştir yanınızdan

Herşeye iyi gelen; Zaman sizi kanatır...


Murathan Mungan

Etiketler: , ,

AKROSTİŞ

09:16 / Gönderen (¯`·._.·[ (Afilli Yazar) ]·._.·´¯) / yorum (0)


AKROSTİŞ

Eski bir saat durmuş aşkın en olmadık yerinde/
Mütemadiyen uzatmaları oynayan bir karanlık belki de/
Rüya değil! heves hiç değil! yalnızca hayattan ölüme bir pas!/
Emsali olmayan bir kaza gibi geçecek ellerinden ellerime veda!/
Burada lafı uzatmak, dokuz kusurlu hareketten bir tanesi;/
Ecel gibi, bir resme dokunmak gibi, kana kimlik sormak gibi!/
Lüzumsuz bir röveşatayla ayı ağlara göndermek sanki/
Ölümüne, diyorum, bazı adamlar kimi zaman jilet yutarlar/
Zehre bulanır korkunun orta sahası/
O sancıdır kalbin taca çıkması; Yaşanılanlar:/
Gole giderken düşürülen futbolcunun sedyeyle oyundan alınması/
Lalelere kırmızı kart, dağlara sarı/
Usul usul yaklaşan bir sevdada, yüzde yüzlük bir penaltı hatırası!/

Küçük İskender

Etiketler: , ,

Yüzünde Bir Yer

11:07 / Gönderen (¯`·._.·[ (Afilli Yazar) ]·._.·´¯) / yorum (1)


YÜZÜNDE BİR YER

“Gözüm!”

Bir keresinde babaannen böyle diyerek okşamıştı seni, halk dilinden türeyen bu epeski sevgi sözcüğüyle. Kendi görüp göremeyeceği her şeyi bir tek sen göresin diye mi üçüncü gözü kıldı seni? Kendinden verdiği bu göz, bakışın, algının, ışığın ve tanıklığın çok ötesinde gizil bir mirassa eğer, ne zaman fotoğraf makineni bir dürbün gibi ona buna doğrultup yakın-uzak ayarı yapsan, bil ki bir mil batırıp içine akıtıyorsun onu. Devraldığın gözü imha ediyorsun. Çünkü daha bakarken değiştiriyorsun şeyleri. Çerçeveye aldığın nesne her neyse, onu dünyadan koparıp kendi betimine buluyor, hayat sabitlediğin anlardan ibaretmiş gibi, evrenin zamandan münezzeh sıfatını önce insan yüzlerinde göreceğin yerde kendi yapıtında deniyorsun.

Hiç olmazsa bir kerecik “gözüm” diyerek sevsen beni, alnında bir yere koysan billur cismimi, bir sürü çerçeveler bulsak seninle, yağmalamadan muhafaza etsek şeyleri, itham ve iltifat etmeden sonsuzluğunu bulsak saliselerin; alelade ya da özel, kaba ya da zarif bütün nitelikleri düzlesek, baktığımız yerde göremediğimiz bir şey de olduğunu itiraf edip sussak birlikte, bu ağzı sıkılıkla hiç övünmesek, ne güzel olurdu. Yeter ki iste, sana feda olsun gözüm.


SEMA KAYGUSUZ

Etiketler: , ,

Gabriel Garcia Marquez

15:25 / Gönderen (¯`·._.·[ (Afilli Yazar) ]·._.·´¯) / yorum (0)


YAŞAM İÇİN 13 SATIRDA GABRİEL GARCİA MARQUEZ


1. seni sen olduğun için değil, seninle birlikte olduğumda ben olduğum için seviyorum.

2. hiç kimse gözyaşlarını hak etmez, onlara lâyık olan kişi ise seni ağlatmaz.

3. sen istediğinde sana aşık olmaması, sana aşık olmadığı anlamına gelmez.

4. gerçek arkadaş, elini tutan, kalbine dokunandır.

5. birisine yabancılaşmanın en kötü biçimi yanında oturuyor olup ona hiçbir zaman ulaşamayacağını bilmektir.

6. hiçbir zaman gülümsemekten vazgeçme, üzgün olduğunda bile! gülümsemenekimin, ne zaman aşık olacağını bilemezsin.

7. tüm dünya için sadece bir kişi olabilirsin fakat bazıları için sen bir dünyasın.

8. zamanı onu seninle birlikte geçirmeye hazır olmayan biriyle geçirme.

9. belki de tanrı uygun kişiyi tanımandan önce yanlış kişilerle tanışmanı, onu tanıdığında minnettar olman için istedi.

10. "bitti" diye üzülme, "yaşandı" diye sevin.

11. her zaman seni üzecek birileri olacaktır, yapman gereken insanlara güvenmeye devam etmek, kime iki defa güveneceğine daha fazla dikkat etmektir.

12. birini daha iyi tanımadan ve bu kişinin senin kim olduğunu bilmesinden öncekendini daha iyi bir kişiye dönüştür ve kim olduğunu bilerek kendine güven.

13. kendini çok zorlama, en güzel şeyler onları en az beklediğinde olur.

Etiketler:

MEMLEKET

10:32 / Gönderen (¯`·._.·[ (Afilli Yazar) ]·._.·´¯) / yorum (0)


MEMLEKET
Beni en iyi sen anlarsın Tarancı!
Bir biz biliriz o aidiyetsizliği
Her nerede değilsek, bizzat bulunduğumuz yer orasıdır
Sen ki pencere kenarında hüzünlere gark olan,
Lise yıllarında kimsesizliğine mektup yazan insan
Bilirsin nasıl kavurur içinde 'memleket' geçen şiir yüreği
Sen de sus Nazım, memleket isteme!
Söyleme Kaya gibi Ahmet, bahtiyardan bana ne!
Harun Baran

Etiketler: , , ,

KAFASI GÜZEL

05:13 / Gönderen (¯`·._.·[ (Afilli Yazar) ]·._.·´¯) / yorum (0)


KAFASI GÜZEL!

Ne diyordum arkadaş! Diyordum ki ben bu zıkkımı içmek için içerim! Ama içerken düşünmem neden içiyorum diye. Daha sonra yaparım hayatın felsefesini. Eğer daha da içersem, Shakespare haltetmiş derim karşımda!! Salyalı dudaklarımdan yayık sesimi dinlerim de, işte Mozart’ın aradığı melodi bu diye gülerim. Enayiymiş be Platon bir içsin de görsün ne felsefesi varmış bu hayatın, anlasın geçmişi kınalı dünyanın kaç bucak olduğunu!!!

TİYATRO SAHNEDAR

05:09 / Gönderen (¯`·._.·[ (Afilli Yazar) ]·._.·´¯) / yorum (2)


SAHNEDAR’A DAİR…

2 Ağustos 2009 ‘ da , İzmir’de kurulmuştur. Berkay BERKMAN , Timur ÖZÇINGIRAK ve Fatih KOÇ gibi İzmir’li tiyatroların üç tecrübeli ismi bir araya gelerek ‘Sahnedar’ hayalini gerçekleştirmişlerdir. Sahnedar tiyatrosu , akademi kültürü ile halk kültürünü sentezleyerek, sanatsal kaliteyi kitlelere ulaştırmayı amaçlamaktadır. Çalışmalarını Balçova Belediye Tesisleri’nde sürdüren Sahnedar, kendi kabuğunda sanat yaşamlarını sürdüren tiyatroların aksine, yerleşikliğin üstüne çıkmak ister. Bunun temelinde tiyatro ruhunu yaşatma ve yayma düşüncesi vardır. Sanatta sınırların olamayacağına inanan Sahnedar ekibi, ulaşabildiği en uç noktaya dokunmak ister. Bu anlamda, gerek ekibin kalitesiyle, gerek sanat disipliniyle, gerek estetik algısıyla İzmir’den yola çıkarak Türkiye’nin önemli tiyatrolarından biri olmayı amaçlamaktadır.

SAHNEDAR EKİBİ

- YÖNETMEN

–Berkay BERKMAN

- OYUNCULAR

Timur Özçıngırak

Berkay Berkman

Fatih Koç

Tolunay Yıldızhan

Özge Bostanbaş

Ferzan Hekimoğlu

Tolu Tufan

Ali Uzun

- YAZIM EKİBİ

Ayça Üzüm , Berkay Berkman , Nebi Şavuklu

- DRAMATURGİ EKİBİ

Harun Baran , Ayçe Erdem

- TASARIM EKİBİ

Ezgi Özşimşir , Berk Suvar

- TEKNİK EKİP

Mehmet Can Tancı , Deniz Tosunoğlu

BALÇOVA BELEDİYESİ , FRANSIZ KÜLTÜR MERKEZİ , ONE STOP SHOP , TAMİRJİ’ye katkılarından dolayı teşekkür ederiz…
TİYATRO SAHNEDAR'A AŞŞAĞIDAKİ LİNKE TIKLAYARAK ÜYE OLABİLİRSİNİZ...

Etiketler: , , ,

AY ÇİÇEĞİ

06:27 / Gönderen (¯`·._.·[ (Afilli Yazar) ]·._.·´¯) / yorum (1)


AY ÇİÇEĞİ

Ay çiçeği: Ay çiçeği güneşe aşık olunca, gülmekten kırılmış bütün bitkiler. “Güneş gökyüzündeki tahtından bir an bile ayrılmaz. Kudretli ve ulaşılmazdır. Sen kim, o kim. Vazgeç bu sevdadan,” demişler hep bir ağızdan. Ay çiçeği sesini çıkarmamış. Sevdalı gözlerini dikmiş güneşe; bakmış bakmış bakmış.

Uzun müddet hiçbir şeyin farkına varmayan güneş, nihayet bir gün, ay çiçeğinin bakışlarını hissetmiş üzerinde. Önce geçici bir heves sanmış ama zamanla yanıldığını anlamış. Ay çiçeği öyle inatçıymış ki, güneş tahtını nereye taşıdıysa, yılmadan usanmadan o yöne çevirmiş başını.
Derken bir öğleden sonra, artık bu takipten bıkan güneş sapsarı gazabıyla kavurmuş ay çiçeğini. Daha ay çiçeğinin üzerinde simsiyah duman tüterken, insanlar akın etmişler olay mahaline. “Yaşasın!” demiş içlerinden biri. “Şimdi ne güzel çitleriz bu aşkı.”

Aynı gece televizyonun karşısında acıklı bir aşk filmine gözyaşı dökerken, çitlemişler ayçekirdeklerini.

Elif Şafak - Mahrem (Nazar Sözlüğü)

Etiketler: ,

AĞAÇ

06:11 / Gönderen (¯`·._.·[ (Afilli Yazar) ]·._.·´¯) / yorum (0)

AĞAÇ
Ağaç, bir Ege köyünde doğmuştu. Köyün tamamı nesillerdir zeytincilikle uğraşıyordu. Annesi-babası, dedesi, dayıları ve amcaları da zeytinciydi. İlköğretime başladığında bir taraftan da zeytincilikle ilgili işlere yardım ediyordu.

Bir cumartesi günü babası Ağaç’ı da alarak bir iş için İzmir’e gitmişti. Bu seyahatlerinde işleri bitince Ağaç’ı bir sinemaya da götürmüştü. Köylerinde o yıllarda televizyon bile olmayan Ağaç, sinemaya hayran kalmıştı. Sürekli sinemayı düşünmeye başlamıştı. Gazetelerden sinema haberlerini derliyor; onları bir deftere yapıştırıyordu. Ortaokul başladığında İzmir’deki uzak akrabaları ziyaret bahanesiyle İzmir’e gidiyor ve sinema izliyordu. Bütün bu sinema düşünceleri, sonunda onu film yapma fikrine getirdi. Ailesi ve tüm köylüler gibi zeytinci olmayacaktı. Onun bu tutkusunu köydeki herkes öğrendi.

Babası ona müthiş kızgındı. Onu son derece hayalperest buluyordu. Ağaç ise kendi kafasında sürekli senaryo öyküleri kuruyordu. Onu bu konuda bir tek lisedeki edebiyat öğretmeni ile birkaç arkadaşı destekliyordu. Birkaç arkadaş biraz çalışıp biraz para biriktirip İzmir’de bir elektronik eşya tamircisinden kullanılmış bir kamera aldılar. Köy yerinde sürekli Ağaç’ın senaryosunu kurduğu filmleri çekmeye çalışıyorlardı. Ne var ki, kaset alacak paraları ve imkanları bile yoktu. Ellerindeki üç-dört kaset bitince film çekim işleri bitiyordu. Sonra tekrar İzmir’e gidilmeli ve alınmalıydı. Babası bir gün Ağaç’ı köşeye çekip elinde bir sopayla, “Bak çocuk anlamıyorsun; sinemacı, yönetmen mönetmen olamazsın sen. Benim gibi bir çiftçi olacaksın. Aile işimizi sürdüreceksin. Tıpkı benim babamın yaptığı gibi, tıpkı ağabeyinin yaptığı gibi.” dedi. Sonra da sopayı kaldırıp var gücüyle arkasındaki masada duran kameraya indirdi. Sonra da yere yığıldı. Adam stresten olsa gerek kalp krizi geçiriyordu. Bir arabaya yükleyip hastaneye kaldırdılar. Ağaç, o kadar üzgündü ki; sanki babasına kalp krizi geçirtiyordu. Annesi, akrabalılar ve diğer köylüler hep Ağaç’ı suçluyorlardı. Onun hayalperestliği babasına kalp krizi geçirtmişti. Babası uzunca zaman çalışamayacaktı. Kalp krizini bir beyin kanaması takip etmiş, beyin felci başlamıştı. Film işleri çoktan bitmişti.

Ağaç, okulu da bıraktı. Ailenin çiftlik işlerinde çalışmaya başladı. Doğum gününde birkaç arkadaşı ve edebiyat öğretmeni bir araya geldiler. Edebiyat öğretmeni ona bir kitap hediye almıştı. İki ciltlik “Senaryo ve Yapım” isimli bir kitaptı bu. Üstüne de bir not düşmüştü: “Hayallerinin peşine düşmeyi bırakanlar, fiziksel olarak ölmeden çok önce ölmüşlerdir.” Ağaç, bu satırları okuduğunda gözyaşlarına boğuldu. Bir Ege kasabasından bir çocuktan yönetmen nasıl olacaktı ki?.. Neredeyse babasının katili sayılan bir çocuktan. Ancak Ağaç, yeniden okula başlamaya karar verdi. Babası da iyileşmişti.

Yine para biriktirip ikinci el bir kamera daha aldı. Bir kısa film yarışması düzenlenmişti. Ona katılmaya ve “Sinema Aşkı” diye bir film yapmaya karar verdi. Film şöyle başlayacaktı: İzmir’deki yazlık sinemalardan birinde iki çocuk kuyrukta bekliyor; ama paraları olmadığından bilet alamıyorlardı. Onlardan biri bakkala gidip “bir kasa gazoz verirsen sinemada bunu satarız” diyorlardı. Sonra da ‘gazoz satıp çıkacağız’ deyip yazlık sinemaya giriyorlardı. 10 dakikalık bu kısa filmi çeken Ağaç, kısa filmi İstanbul’daki yarışmaya gönderdi.

Birkaç ay sonra İstanbul’dan mektup geldi. Ağaç, yarışmayı kazanmıştı. Üstelik yarışmayı ilk defa bir lise öğrencisi kazanmıştı. Ağaç’ı ailesinden bir kişi bile tebrik etmemişti. Liseyi bitirince İzmir’deki Güzel Sanatlar Fakültesi’nin Sinema Televizyon Bölümü’nün sınavlarına girdi. Sınavlarda bu kısa filmini de başvurusunda verdi. Bölüme kabul edildi. Ama ailesi hâlâ onu kabul etmiyordu. İzmir’de bir taraftan çalışıp bir taraftan okuyordu. Okuldan mezun olduktan beş yıl sonra Ağaç’ın çektiği filmlerden biri, İzmir’deki sinemalardan birinde gösterime girdiğinde sinemanın ilk gösteriminde bütün köy sinemaya gelmişti. Bir kişi hariç; babası. Film başladıktan bir süre sonra babası da sinemaya geldi. Film bitince babası, Ağaç’a sarıldı. “Ahh oğlum, senin adın Ağaç; ama odun olan benim!”
Melih Arat

Etiketler: ,

Uçurtma Avcısı

05:59 / Gönderen (¯`·._.·[ (Afilli Yazar) ]·._.·´¯) / yorum (0)


UÇURTMA AVCISI

"Bir insanı öldürdüğün zaman, bir yaşamı çalmış olursun," dedi Baba. "Karısının elinden bir kocayı, çocuklarından bir babayı almış olursun. Yalan söylediğinde birinin gerçeğe ulaşma hakkını çalarsın. Hile yaptığın, birini aldattığın zaman doğruluğu, haklılığı çalmış olursun. Anlıyor musun ?"Anlıyordum. Baba altı yaşındayken, bir gece yarısı büyükbabamın evine hırsız girmiş. Saygın bir yargıç olan büyükbabam, adamın karşısına dikilmiş, ama hırsız onu boğazından bıçaklayıp oracıkta öldürmüş - ve Baba'dan Babasını çalmış. Kent halkı katili ertesi gün, daha öğleye kalmadan yakalamış; adamın Kunduz yöresinden gelen serserinin teki olduğu anlaşılmış. Onu bir meşe dalına astıklarında, ikindi namazına daha iki saat varmış. Bu öyküyü Baba'dan değil, Rahim Han'dan dinlemiştim. Baba hakkındaki bilgileri hep başkalarından alırdım zaten."Çalmaktan daha kötü bir suç yoktur, Emir," dedi Baba. "Kendisine ait olmayan bir şeyi alan insan, bu ister bir can olsun isterse bir dilim nan… Aşağılıktır. Böyle birinin yüzüne tükürürüm. Böyle biriyle yollarımız kesiştiğinde, Allah yardımcısı olsun. Anlıyorsun değil mi ?”

Etiketler: ,

KALP VE GÖZ

18:12 / Gönderen (¯`·._.·[ (Afilli Yazar) ]·._.·´¯) / yorum (0)

KALP VE GÖZ

Bütün aşk hikâyelerinin en unutulmaz en heyecan verici sahnesi, sevenin sevgiliye ilk baktığı andır şüphesiz. Daha doğrusu, onun yüzünü ilk gördüğü vakit. Âşıktaki içsel değişimin başladığı an, gözün sevgiliye ilk takıldığı saniye dilimidir ve aşığın bütün biyografisi, bu “ilk bakışın öncesi ve sonrası”ndan ibarettir. Kalpte ateşin yükselmesi, aklın ve sabrın ateşe düşmesi o ilk bakış ile başlar. Kılıcın kınından sıyrılması yahut okun yaydan fırlamasıdır bu. Sevgilinin yüzü kınında bir kılıç yahut sadakta bir yay gibidir; bakış onu kınından ve sadağından çıkarır.

Sevgili’nin yüzümü; aşk yangınını alevlendiren ilk kıvılcımdır.

Aşığın kalbi mi, ilk bakıştan sonra suda titreyen bir mehtap.

Göz… Savaşı başlatan haberci.

Bakış… Elde olmayan kader; ilahi kaza.

Ve aşk… Kalp ile göz arasındaki kutlu bir hadise.

Çok sonraları kalp göze diyecektir ki, “Ben bu onulmaz derde iten sensin. Safayı sen sürdün, acıyı ben çektim. Nimet senin, zahmet benim oldu. Sen sevinirken, kaygılanan ben oldum. Bakışlarını arttırdıkça sen, dertlerimi çoğalttın benim. Zafere eren sen, hezimete uğrayan ben. Sen emirlere itaat edilen hükümdar oldun, ben senin peşinde koşan tebaan. Sen emir ben esir. Sonra devam eder:

- Ey göz! Sen ikisin ben birim. İki kişinin bir ferde saldırıp onu öldürmesi zulüm değil de nedir?… Şimdi ağla o halde; etiğin zulmün cezasını çek bakalım.

Göz buna karşılık ayet-i kerime ile cevap verir: “Gerçek şu ki; gözler kör olmaz, ancak sinelerdeki kalpler kör olur” (Hacc 46)

Göz görünce bir kez geriye ne kalır?

İskender Pala

Etiketler: ,

AİDİYETSİZ

09:29 / Gönderen (¯`·._.·[ (Afilli Yazar) ]·._.·´¯) / yorum (0)


AİDİYETSİZ

Eğer stresin bir kokusu olsaydı şüphesiz bu kokudan burnunun direği kırılırdı. Buram buram yayılan envai çeşit endişeye mahal vermiş bedenin kokusu... Kokan her beden ayrı bir öykü nakşedebilir görebilen göze ve her öykü ayrı bir yol çizer önümüze. Yollar uzağı resmeder kimine, kimide düşmez bir mesafenin derdine, yanı başındaki yola çöreklenir ve dalar balıklama öykünün içerisine. Kalmak ve gitmek arasında ki ayırıma genç yaşta varmış, kalıp kendisinin olmayan bir hayatı yaşacağına gidip kendi kurduğu göçebe hayatı yaşamayı seçerek başlamıştı tuhaf yaşam öyküsünü örmeye.

Genzi yakan hayali bir kokunun kokarcasıydı dört duvar arasına sıkışmış. Onun stresinin kokusunu yan daireden almak pek zor sayılmadığı gibi, bir kez olsun onu görmek anlamaya yeterdi yaşadıklarını. Küçük bir bedene sığınmış koca bir adam gibiydi. Yaşıtlarından uzun boyu, boyundan büyük kelamı vardı. Sarıya yaklaşan açık kahve saçları, ince bir bedeni, bembeyaz teni, kibar dili ile yabancıydı teni içinde doğduğu coğrafyaya. Koyu kahve gözlerinde yan yana siper almış oklar gibiydi kirpikleri, ince dudakları, ufak burnu, geniş anlı, her an değişebilecek mimikleri, her daim şık ve temiz giyimi ile imrenilmeye müsait özene bözene yaratılmış küçük bir âdemoğluydu. Ya onu gözümde fazla büyütüyordum ya da sahiden hızlı büyüyordu ancak bu hızlı gidişat daha çok ruhsal bir ilerlemeydi.

Baskıcı otoriter bir baba, kuralcı dediğim dedik bir anne, her an gölgesini üstünde hissettiği hala figürü ile kendi hayatının bütün kontrolü daha çocukluktan itibaren ele geçirilmişti. Denizlerle çevrilmiş bir ada gibi hissediyor ne kalıp sürüp gidene boyun eğebiliyor ne de kaçıp kurtulabiliyordu bu yaban sömürgelikten. Aslına bakılırsa herkes onun iyiliğini düşünüyordu düşünmesine ama hiç kimse ona ne düşündüğünü sormuyordu. O bir çocuktu ve nereden bilecekti kendisi için doğru olanı...

Hafta içi özel okuluna gidiyor, hafta sonları özel ders ve yabancı dil eğitimi alıyor, kendine harcayacağı veya fütursuzca dolaşacağı herhangi bir zamanı olmuyordu. Her daim başkası tarafından programlanmış uygulanması gereken bir hayatı yaşıyordu. Kendisinin olmayan bir hayatı... Kaçak bir diyalog ile dostluğumuzu sınırlı dakikalara sığdırarak muhabbet ediyor ben sıradan yaşantımın rutin geleneklerini anlatırken o hepimizin pek özendiği yaşantısından dert yanıyordu. Ebeveynleri kendi olamadıkları rolleri çocuklarına giydirmek istiyordu. İyi bir doktor, iyi bir mühendis, saygın bir sanatsever, kültürlü bir entelektüel diye her şey olsun istenirken o hiç olmayı tercih etti. Hiç olmanın dayanılmaz hafifliği... Ve on altı yaşına girdiği günün ertesi, meçhul olup kayıplara karıştı bir cumartesi gecesi.

Aylarca kendisinden haber alınamamış, kaçırıldığı düşünülmüş tam herkes yaşamından umudu kestiği anda dönüvermişti evine. Döndüğünde olduğundan farklı bir hale bürünmüştü, o itaatkâr çocuk gitmiş daha konuşkan ve asi, kendisinden beklenenlere cevap vermeyen, bildiğini okuyan biri gelmişti. Dönmesiyle o bildik yaşamına sürüklenmesi bir olmuştu. Ailesi onu çok başıboş bıraktıkları için kaçtığını, kötü arkadaşların beynini yıkadığını düşünerek onu yeniden hatta eskisinden daha beter bir hapse almıştı. Kimseyle görüşsün istemiyorlardı. Bizim dostluğumuzun en yoğun dönemleri de işte bu zamana denk geliyordu. Kapı komşusu olduğumuzdan görüşülmemize ses çıkarılmıyordu. Benden beş yaş büyüktü ve ismi Zahir olmasına rağmen kimse ona ismiyle hitap etmez bu ev kuşu hallerinden dolayı çeşitli yakıştırmalar ile seslenirlerdi. Kendisi o vakitler bana şu kayıp olduğu dönemde yaşadıklarını anlatıyordu. Birbirinden farklı insanları anlatırken heyecanlanıyor, pek çok kez dayak yediğini, hırsızlık yaptığını, sokak çocukları ve tinerciler ile birlikte geçirdiği günlerde burada olduğundan daha mutlu olduğunu söylüyordu. Yaklaşık bir yıl sonra lise öğrenimi bittikten ve daha diplomasını almadan yeniden kayıplara karıştı. Söylemlerinden belliydi aslında, kaçmak özgürlük demekti ve onu ancak bu şekilde elde edebiliyordu. Konumu gereği muhatap olduğu o burjuva aile ve çocuklarından haz etmiyordu. Aklımda kalan sözü 'bir şey olanlardan çok sıkıldım bu yüzden hiç olanı arıyorum...' demesiydi. Yinede kendisine dayatılan çoğul rollerin etkisini bütün yaşantısı boyunca hissetti. Bu yüzden ne bir şey kalabildi ne bir hiç olabildi...

Onu tanıyan herkesin yeniden ondan umudu kestiği zamanlardı, tam on altı ay olmuş ve hala geri dönmemişti. Tüm mahalle onu konuşuyor, ailesi bu duruma perişan oluyor, kayıp ilanları şehirde elden ele geziyor ama bir türlü bulunamıyordu. Her şey bitti sanılırken onun için hayat yeni başlıyordu. Evini terk ettiğinde yanına aldığı tek şey kemanıydı. Ailesinin şüphesiz ona kazandırdığı yeğane ve sevdiği tek özellikti keman çalabilmek. Ve bir gün yeniden çıkageldi bu gidip gelme hallerininin ardı arkasının kesilmeyeceği anlaşılarak. Kayıp olduğu zamanlarda yaptıklarını tüm mahallede ballandıra ballandıra anlatıyor, içine kapanık o delikanlı artık tamamen dışa vurumcu bir hale bürünüyordu. İlk geldiğinde bir grup anarşisti ardında getirdi. Bunca anarşist içinde onlardan biri gibi olmuştu. Mahalledeki tüm gençlere uzun nutuklar atıyor. Eylemler düzenliyor, sistemi değiştireceklerine inandıkları hayali bir devrimi bekliyorlardı. Çok geçmeden bu ahvallerinden kendisi bile sıkılmış olacak ki yeniden çekip gitti. Ailesi yeniden kahroldu ve çok sürmeden yeniden döndü. Bu kez koyu bir dindar oluvermişti. Tuhaf zikir adetleri, ibadetler ile Allaha sadık olmaya yemin etmiş bir mümindi sözde. Bir tarikata katılmıştı ve elinde tespihiyle dolaşıyor mahalleliyi dine davet ediyordu. Hiç kimse ona anlam veremiyor bazen kafayı sıyırdığına inanıyordu. Ailesi çılgına dönse de ona laf dinletemiyor azıcık baskı ve tembihte yeniden yol alıyordu. Hiç olmamasından yanlarında bir dindar olmasını yeğliyorlardı. Çok geçmeden bir şafak vakti sabah namazına diye çıktığı eve dört beş ay sonra alkolik ve küfürbaz bir serseri olarak geri döndü. Bu kez alkol aklını başından almış nereye gittiği ve neler yaptığı meçhul kalmıştı. Zahir'e dair değişmeyen tek şey Kemanı’na duyduğu sevgiydi. Onu her daim gittiği yere götürmüş ve yeni besteler üreterek çalmaya devam etmişti. Hayat mı onunla oynuyordu yoksa o mu hayatla dalga geçiyordu? Bir oyuncu gibi sık sık rol değiştiriyor üstelik bunu sahnede değil hayatına entegre ediyor ve bir süre böyle yaşıyordu. Merak ediyordum bu rol değişimleri aniden bir gecede mi oluyordu yoksa zamanla mı gelişiyordu? Eğer zamanla gelişiyor ise Tanrı onunla gerçekten uğraşıyordu, ama eğer anidense bu değişim birilerinden intikam aldığı besbelliydi.

Kendisiyle olan irtibatım selamlaşmaktan öteye bir yol almıyordu artık. Ben ona bulaşmak istemiyordum oda onu belki de ender anlayabilen insanlardan olduğumdan tanımlanmak istemiyordu. Dağınık kalmak, göçebe olmak, tavsiye almamak işine geliyordu. Mahallelinin eğlencesi olmuş Zahir bir sonraki gidip dönüşü üzerinden iddiaya bile giriliyordu. Ama Zahir herkesi şaşırtmayı her seferinde başarıyordu. Ayyaş, serseri Zahir en son bir gece ansızın ama alışılagelmiş şekilde ortadan kayboldu. Gelmesi bu defa bir hayli sürdü, Şanlıurfa'da olduğumdan ancak anlatılanlar kadarıyla biliyordum artık med-cezir yaşayan Zahir'i... 2007 Temmuz ayında kendisiyle Mersin'de tesadüfen karşılaştık. Bir restoranda garsonluk yapıyormuş, üniversiteye gitmeye karar vermiş ama bu kez üstünde eğreti duran bir entelektüellik, sanatçı bir duruş vardı. Benim yabancı olduğum sanatsal akımlardan söz ediyor, kuramsal bir kamyon dolusu laf ediyordu. Geçmişi ve değişkenliği hakkında tek kelime etmiyordu. Seyrelmiş ve çocukluğuna nazaran koyu kahve saçları, göz kenarlarında ve anlında oluşmaya başlayan çizgileri genç yaşta yaşlanmaya meyil ediyordu. Sigara üstüne sigara yakıyor ve bunun farkında olmuyordu. Konuşurken gözlerinin içine bakıyor, gülünce gözlerinin içi gülüyor ama somurtunca sebebini kendim zannediyordum. Bir yanı sürgün yaşantısından ölesiye memnun bir yanı yerleşik olamamaktan muzdarip hızlı yaşamaktan yorgun… Çok geçmeden, bir daha ne zaman rastlaşırız düşünmeden ayrıldık.

Şimdi merak içindeyim uzun zamandır kendisinden haber alamadığım bu aidiyetsiz, göçebe ve değişken varlığın şuan hangi hale büründüğünü. Muhtemelen yine bir yerlere konmak, çok geçmeden gitmek ama bir yere varmamak istiyordur. Zannımca hala üzerinde ki son ahvalinin yerleşik kalacağı yanılgısıyla yaşıyordur. Oysa o gitmeden ve değişmeden yaşayamazdı, bu yüzden hep aidiyetsiz kalacaktı...


HARUN BARAN

Etiketler: , ,