Terk-i Diyar
Kendi hayatında, ama yalnızca kendini değil, başkalarını da ilgilendiren kimi kararların kapısına dayandığında anlıyorsun; aslında çok daha önemli kararları sen farkına bile varamadan, ‘bu’ demeden, hesaplamadan attığın adımlarla çok önceden almış oluyorsun… ve şimdi dayandığın kapının ardından atacağın adımların yönü hiçbir şeyi kolaylaştırmayacağı gibi, açıklamıyor da; çünkü daha önce verdiğin o kararla sen, bu kapıyı çoktan ıskalamış sayılıyorsun.
Tecrit
Şimdi… çıldırmanın eşiğine fazlaca yaklaşıp, yüksek sesle konuşmaya kalktığında sesinin yankılandığı bu boş oda; bir yerde yığılı halde seçilmeyi bekleyen ‘yolluk’ adayları; aslında biraz da aptalca bir inatla ocakta kaynamaya devam eden çay; yan komşunun ürkütücü derecede hızlı bir hamleyle eline tutuşturduğu yemek tepsisi; sanki çok lazımmış gibi hala kafanda dönüp duran yeni yazı konuları; üst üste okunmayı ve izlenmeyi bekleyen kitaplarla filmler; yanında kalan ve artık tek yol arkadaşın olan şu dünya güzeli köpek, ama en çok da, sönerken, bir diğerinin fitilini ateşleyen sigara… her şey, ama her şey dışarıda akan hayattan çok daha aydınlık ve masum olanını vaat ediyor sana, kendi ruhunda. Evet, bildin, tecritten başka bir şey değil bu. Ama düşünsene bir de, bir türlü içine giremediğin, ait olamadığın dışarıdaki dünyadan neler umduğunu?
Tercih
Yine de, her şeye rağmen atılacak bir adım olduğunu biliyorsun, biliyorum. O adımın seni daha mı dışarıya açacağını, yoksa daha çok içine mi kapayacağını bilemiyorsun atmadan. Atacaksın, çare yok! Nereye varacağını bilmeden attığın adımlarla hesaplanacaksın belki hayatının sonunda. Son nefesinde, bu tuhaf ve tehlikeli ve sayısız Don Kişot’luğa soyunmaların düşecek aklına. Aklanacaksın, en azından kendi hafızanda.
Bütün umduklarını ve beklediklerini boşa çıkaran bir dünyaya karşı, kendi içinde yarattığın küçük ve yalancı dünya yetecek sana. Kendini, kendin olduğuna inandıracaksın, adımladıkça. Ama itiraf et işte, “sen ne biçim sensin; ne kendine benziyorsun, ne başkalarına…”*
Terkin
Muhakkak kalacak, ama sen her şeye rağmen dövüşeceksin karamsar bir iz kalmasın diye, geride bıraktığın yoldan. Yüklenmek, tüm karanlık yanlarına rağmen o yolun sen de bıraktıklarını külliyen sırtlanmaksa da esas hüner, ayakta kalmanın alkışını maharetlerinle almayacaksın nasılsa, bırak. “Çok dirençliydiniz, tebrik ederiz” diye bir tören mangasıyla karşılamayacak seni yeni yolunun omuzdaşları: “Ah, ne kadar çok şey biriktirmişsiniz. Kör olmayın e mi!”
“Silgiyle bile silsen iz kalırmış” ya, öyle değil, bizzat yazdığın kalemle yırtarcasına çizeceksin yazdıklarının ve yaşadıklarının üzerini. Çünkü biliyorsun, bilmelisin, ancak öyle duyabilirsin bu gürültülü kalabalık içinde kendi sesini. Zamanın tortularına aldırmamayı, yeni tortuları devralmaya her daim hazır durmayı öğreneceksin. Zamanı da, zamanla tanıyıp bileceksin. Bir gün iz bırakmamaya başlayacak sende hiçbir şey. Herkesin aynı anda, büyük bir iştahla gerçekleştirdiği saldırılardan bir küçük sıyrık bile almadan çıktığını, şaşkınlıkla göreceksin. E işte o zaman, gönül rahatlığıyla ölebilirsin. Allah rahmet eylesin!
Telkin
Bütün yolculuk boyunca aklında ve kalbinde ne çok bahane biriktirdiğini hatırla ve sonra, hiçbirinin tam anlamıyla seni doldurmadığını; öldürmediğini, ama oldurmadığını… Tadını hala damağında taşıdığın bütün mutlulukların, bir düzmece olduğuna inanmaktan başka çaren kaldı mı artık? Esasında her şeyin, ruhunun en derinlerinde sarsılarak hissettiğin kadar gerçek, ama tek bir itirafla gerçekliğini yitirecek kadar yalan olduğunu kabullenmekten başka yol? Varsa da, bir tek yol kaldıysa da, yürümek ve hatta koşturmak için ne kadar hevesli olduğunu insanların gözüne gözüne soksan da, yine kendine varmayacak mısın o yolun sonunda da? Bu konuyu kapattığımızı sanıyordum oysa! Öz değil, ödünç ve acınası bir küstahlığı kuşanıp da ne kadar hazırlanmışsın meğer, kendi yazdığın sonların aslında bir ‘son’ olmadığına inanmaya…
Hadi bırak artık bunları. Kanı daha deli akıtmaktan başka ne işe yarar, gerektiğinden fazla dinç bir insan hafızası? ‘Hayatı bırakarak yaşayan’ o kadını anımsa. Hayatın içinde herkesten daha fazla ve renkli görünmenin, hiç değilse gördüğün suretten bizzat senin tatmin olmanın belki de bundan başka dişe dokunur bir formülü yok aslında. Hayatı, ‘bırakarak yaşa’. Bırak, hayat koşsun senin peşinden. Bırak, o kapansın ayaklarına…
Olur a!
Tehcir
Kaçar gibi terk ettiğin kaçıncı şehir bu? Kaçar gibi… Kendi seyrine dahi yetmezken hükmün, kalkıştığın kaçıncı evvel-i zuhur? Bileklerinden çekip, sırtından itmelerinden mi dem vuracaksın yine? Sahi, bunu yine yapacak mısın? Hangi ‘zoraki göç’ kurgusuyla taçlandıracaksın kaçışını? Bıraktığın enkazı, enkazları nasıl görünmez kılacaksın? Boş versene, duruşundan bile belli işte, anlaşıldı, yine saçmalayacaksın!
Tehir
Çok istediğin halde okumadığın, görmediğin, yalnızca ismini duyduğun o kitabı; bir vakitten sonra artık, hem de sadece sendeki anlamı kaybolmasın diye elinin tersiyle iteceksin, önüne gelse bile. Belki de senin okumadan, sadece adından aldığın anlamı bulamayacaksın içinde gerçekten de, kim bilir. O zaman, yani okur da yanılırsan ziyan olmayacak mı, bir isim üzerinden kurduğun ve bozduğun onca plan? Aman, eksin kalsın bırak! Varsın bunu da, senden eksilttiklerine saysın hayat.
Ama o ismin sende uyandırdığı anlamı ve o anlamın tam da dolduramadığı kavramı değil yalnız, kuşkusuz, hayatı da erteleyeceksin ileri bir tarihe. “Bu bahar geçti benden” deyip, alışkın olmadığın ama yadırgamadığın bir tevekkülle, önündeki baharlara bakacaksın. Lakin, bundan sonra hangi bahardan içeri girersen gir, kendinden kaçarken ezdiğin o çiçeği arayacaksın. Bulamazsan, baharamayacaksın!
Hadi, üstü kalsın.
EMRE DURSUN
drempro@kronikmuhalif.com













